TÜRKÜLERİMİZ
“Halk ezgileri, ezgisel buluşların ve bazen insan üstü yaratışların harman olduğu eserlerdir. Türkülerimiz ise, hakikati olduğu gibi görüp söylemekten asla çekinmeyen ermiş ve cesur kimselerin söylemleridir. Türk insanının düşünen, soran; seven, küsen; gülen, ağlayan kalbinin içini görürüz türkülerde. Onlar bizim romanımızdır, bizi anlatır asırlardır.”diyor usta sanatçı Mehmet Özbek ve sonra ekliyor:
Kendi türkülerini okumayan milletlere, yabancılar kendi türkülerini okuttururlar.
Güzel tükülerimizi radyolarda, televizyonlarda ve internet ortamında dinleyebiliyoruz. Arabeske kaymadan, yozlaştırmadan söyleyebilen çok az sayıdaki ses sanatçısına programlarda daha çok yer verilmeli. Güzel seslerden düzgün okunan türkülerimizin kulaklarından gönüllerine akması, gençlerimizin bilinçlerini parlatacaktır.
Bağlamanın hor görüldüğü yıllarda elinde sazıyla Ankara Radyo Evi’nden Güven Park’a kadar dimdik
yürüyen, bağlamaya ve dolayısıyla halk müziğimize dikkat çekmek isteyen büyük usta Muzaffer Sarısözen:
Saz ne zaman üniversite gençliğinin eline geçerse, halk müziğimiz yerini bulur.
demiştir.
Geleneksel Türk Müziğinin dışlandığı yıllar da yaşanmıştır ne yazık ki ülkemizde. O yıllardaki yanlışı yapanlar, topluma karşı sorumluluklarından sıyrılmak ve kendilerini saklamak için yasaklamaları Atatürk’ün üzerine yıkmışlar; yıllar sonra birileri de her fırsatta davrandıkları gibi, bu yasaklı dönemi Atatürk’ü yıpratmak amacıyla gündeme taşımışlardır.
“Hayatta musiki lazım değildir. Çünkü hayat musikidir. Musiki ile alakası olmayan mahlukat insan değildir. Eğer mevzuu bahis olan hayat insan hayatı ise, musiki behemehal vardır. Musikisiz hayat zaten mevcut olamaz. Musiki hayatın neşesi, ruhu, süruru ve her şeyidir. Yalnız musikinin nev’i şayan-ı mütalaadır.”
diyen Atatürk, Fransız düşünür Montesqiue’nün Bir milletin musikicilikteki meyline ehemmiyet
verilmezse o milleti ilerletmek mümkün olmaz.
sözüne katıldığını belirtmiştir. Geleneksel Türk
Müziğinin yasaklanması karşısında da:
“Ne yazık ki benim sözlerimi yanlış anladılar. Şu okunan ne güzel bir eser. Ben zevkle dinledim. Sizler de öyle. Ama bir Avrupalıya bu eseri böyle okuyup da bir zevk vermeye imkan var mı? Ben demek istedim ki, bizim seve seve dinlediğimiz Türk bestelerini onlara da dinletmek çaresi bulunsun. Onların tekniği, onların ilmiyle onların sazları, onların orkestraları ile, çaresi her ne ise. Mesela Ruslar ne yapmışlarsa. Biz de Türk Musikisini milletlerarası bir sanat haline getirelim. Türk’ün nağmelerini kaldırıp atalım da sadece Batı milletlerinin hazırdan musikisini alıp kendimize maledelim, yalnız onları dinleyelim demedim. Yanlış anladılar sözlerimi, ortalığı öyle bir velveleye verdiler ki, ben de bir daha lafını edemez oldum.”
açıklamasını yapmıştır. Tanınmış Ressam ve Şair Bedri Rahmi Eyüboğlu “Türküler Dolusu” adlı şiirinde:
Şairim
Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası
Ayak seslerinden tanırım
Ne zaman bir köy türküsü duysam
Şairliğimden utanırım
diyerek türkülerimizdeki ifade zenginliğini vurguluyor.
Kısacık, bir kaç satırlık bir türkünün sözleri, uzun bir hikayeyi gözümüzün önüne serebiliyor. “Aynalı Körük” güzel bir örnektir. Yozgat yöresinden derlenen bu türkü gelinin aşırı istekleri nedeniyle bozulan bir düğün törenini anlatır.
|
Oğlanın adı Ömer |
Aynalı körük olmazsa |
Gelin adayı önce beline pahalı bir gümüş kemer istiyor. Sonra, köy yerinde bulunmayan, bugünün limuziniyle eşdeğer aynalı körük (süslü püslü, üstü kapanabilir fayton) gelecek. Bunlar yetmiyor. Düğünlerde çalan davul zurna yerine, şehirdeki zenginlerin düğünündekiler gibi ud ve kemandan oluşan saz heyeti çalacak. Bu koşullar sağlanmazsa gelini ve düğünü unutun. Ne kadar kısa ve öz anlatım değil mi?..
Emrecan Büyüktermiyeci8 Aralık 2014